Robots That Don't Know How to Slow Down and Paintings That Create Presence
Updated: Sep 7
I was recently watching footage from the World Humanoid Robot Olympics held in China. When I saw some robots failing to slow down after gaining speed, crashing into walls, falling to the ground, and even scattering parts everywhere, I initially laughed at their clumsiness. Then, strangely, I realized I felt sorry for them.
Because I saw myself in those robots in a way.
I thought about the situation of people who live, work, produce, and at the same time try to connect with art, especially in big cities like Istanbul. And myself too… The fast-paced, performance-oriented, and goal-driven nature of business life; the ceaseless traffic on the city's highways; the constant stream of tasks to complete, messages to answer, and goals to achieve… Most of us can't even make time for artistic activity amidst this fast pace. And those who can fall into another misconception: that art should also be created at the same pace.
But art doesn't rush. And when a person can't keep up with this pace, when they don't find the work they produce fast enough, good enough, or "successful" enough, they become disappointed. After a while, they give up, saying, "Maybe I'm not talented enough."
Perhaps the problem isn't talent. Perhaps the problem is that we forgot to slow down.

Doğanın Aceleye İhtiyacı Yok
Bir an durup doğadayken gözlem yapmayı deneyin. Ağaçlara, kuşlara, çiçeklere, toprağa bakın… Doğanın hiçbir yere acele etmediğini fark edersiniz. Bir ağaç bir sonraki hedefini düşünmez. Bir çiçek, "Daha hızlı açmalıyım." demez. Bir kuş, bugünkü verimliliğini hesaplamaz. Hepsi kendi ritminde var olur. Sadece o an. Bunu sadece gözlemlemekle kalmaz, bir süre sonra hissetmeye başlarsınız.
Doğada, bizim anladığımız anlamda sanatı yaratan neredeyse hiç canlı yoktur. Sanatsal yaratım, insanlara özgü bir davranış gibi görünmektedir. Ama insanlar nihayetinde doğanın bir parçasıdır. Belki de bu yüzden sanatsal yaratım, doğanın kendisi gibi, aceleye ihtiyaç duymaz. Bir ressam, tuvalinin ya da kağıdının önünde durduğunda, sadece bir resim yaratmaz. Aslında o anı, şimdi'yi yaratır.
Gerçekten "şimdi" ne kadar varız?
Günlük yaşamınızda geçirdiğiniz zamanın ne kadarı gerçekten o anın içinde? Bunu düşünün. Çoğu zaman, aklımız ya geçmişte yaşanmış bir olaya takılı kalır ya da henüz gerçekleşmemiş bir geleceği hayal eder. Dün söylediğiniz bir şey… Yarın yapmanız gereken bir şey… Gelecek hafta bitirmeniz gereken bir proje… Bir sonraki toplantı… Bir sonraki hedef… Vücudumuz aynı yerde olsa da, aklımız çoğu zaman başka bir zamanda. Ancak resim yaparken, özellikle de yaratım eylemine gerçekten daldığımızda, bu sürekli gidip gelme durumu yavaşlamaya başlar. Fırça tuvale değdiği an, boyanın yüzeyle olan ilişkisi, ışığın değişimi, bir rengin diğer renkle buluşması… Tüm bunlar sizi o ana çağırır.
Resim yapmak zamanı durdurmak değil; zamanın içinde gerçekten var olmaktır.
Sosyal Medya Bize Ne Öğretiyor?
Bugün, sosyal medyanın hızlı tüketim kültürü, sanatın algılanış biçimini değiştirmeye başladı. Özellikle görsel sanatlar alanında, hızlı sonuçlar gösteren videolar, performans hissi yaratan ve birkaç saniye içinde "önce-sonra" etkisi oluşturan içerikler daha fazla dikkat çekiyor. Ancak, bir sanatçının atölyesinde 50 saatlik yalnız çalışmanın sonucunda ortaya çıkan muhteşem bir sanat eseri—bel ağrıları, tekrarlar, başarısız denemeler, beklemeler, silmeler, yeniden yapmalar ve uzun sessizliklerin ardından—bazen sadece 10 saniyelik bir videoya sıkıştırılıyor.
Bunun bir sonucu olduğunu düşünüyorum; izleyici, o 10 saniyeyi gördüğünde eserin arkasındaki 50 saati hissetmeyebilir. Ve farkında olmadan kendine yanlış bir standart belirler: "Ben de bu kadar hızlı yapabilmeliyim." Ve bunu başaramadığında: "Demek ki yeteneğim yok." Daha başlamadan aklında bitiriyor.

Atölyede Yavaşlamayı Öğrenmek
Atölyelerime gelen öğrencilerin önemli bir kısmı, hem evde hem de iş hayatında çalışan kadınlardır. Zamanla birçoklarında ortak bir özellik gözlemledim. Atölyeye geldiklerinde, profesyonel hızlarını yanlarında getiriyorlar. Mümkün olan en kısa sürede başlamak, ilerlemek ve iyi bir sonuç elde etmek istiyorlar. Fırçayı aldıkları an büyük bir kargaşa başlıyor.
Ayrıca, kendilerine çok yüksek beklentilerleri var. En küçük hatayı büyütüyor, sürekli işlerini eleştiriyor ve mükemmeliyet peşinde koşuyorlar. Bazen benim görevim onlara yavaşlamayı hatırlatmak oluyor, ne yapacaklarını öğretmeden önce. Atölyenin enerjisine bağlı olarak, bazen çalışmaya başlamadan önce kısa bir anı odaklı meditasyon yapmalarını sağlıyorum.
Önce durun. Nefes alın. Vücudumuzu bulunduğumuz yere getirelim. Sonra fırçayı alalım. Çünkü yaratımın başlaması için önce orada olmamız gerekiyor.
Tam Kovanın Boşaltılması Gerekiyor
Yaratıcı süreci tetikleyen şey genellikle çok basittir: Fırçayı veya kalemi almak. Ne yapacağınızı tam olarak bilmeseniz bile. Çünkü çoğu zaman, dışarı çıkmayı bekleyen şeyler zaten içinizde birikmiştir. Düşünceler. Hisler. Yaşanmış deneyimler. Gördüğünüz bir ışık. Bir yüz. Bir renk. Bir özlem. Bir korku. Belki de adını koyamadığınız bir duygu... Bunlar zamanla bir kova gibi dolup taşar. Ve kova dolduğunda, boşaltmanız gerekir. Sanat bazen o kovayı boşaltmanın yoludur. Boşaltırsınız ki yeniden dolsun. Ama burada çok önemli bir şey var: Kovanın yeniden dolmasını beklemelisiniz.
Her zaman bir şeyler üretmek zorunda değilsiniz. Her dakika yaratıcı olmak zorunda değilsiniz. Sürekli yeni bir şeyler bulmak zorunda değilsiniz. Bir insanın, hayatında duraksadığı, gözlem yaptığı, hiçbir şey yapmadığı anlara ihtiyacı vardır. Çünkü o sessizlik anlarında biriken şeyler vardır. Ve bazen, hiçbir şey yapmadığınızı düşündüğünüzde, aslında içinizde çok şey oluyor.
Belki de Sorun Yaratmak Değil, Var Olmak
Modern yaşam bize sürekli üretmemiz gerektiğini söylüyor. Daha hızlı. Daha fazla. Daha iyi. Daha görünür. Daha başarılı. Ama bir insan makine değildir. Ve sanat da bir üretim hattı değildir. Bir resmin değeri, onu yaratmak için harcadığınız saatlerin sayısıyla belirlenmez. Belki de resmin gerçek değeri, o saatler boyunca ne kadar var olduğunuzdur. Eğer tuvalin önünde geçirdiğiniz üç saat boyunca gerçekten oradaysanız, sadece bir resim üretmekle kalmazsınız. Kendinizle de zaman geçirirsiniz. Belki de uzun zamandır duymadığınız bir yanınızı duyarsınız. İçinizde biriken bir şeyi serbest bırakırsınız. Belki sadece nefes alırsınız. Ve belki de sonunda şunu fark edersiniz: Aslında resim yaparken zaman durduğunda kendimi buluyorum.

Son Söz: Ruhunuzu Zamana Hapsetmeyin
Sizler sanatsal yaratıcılığa sahip ruhlarsınız. Ama ruhun özgür olması için sürekli zaman peşinde koşmayı bırakmalıyız. Peki bunu nasıl yapacağız?
Anın içinde kalarak.
Peki anın içinde nasıl kalırız?
Bazen, hiçbir şey yapmadan. Bazen doğayı gözlemleyerek. Bazen nefes alarak. Ve bazen de bir fırça alıp tuvalin önünde durarak.
Çünkü resim yapmak sadece bir resim çizmekle ilgili değildir. Resim yapmak anılar yaratmakla ilgilidir. Ve belki de hayatın tüm koşuşturması içinde kendimize verebileceğimiz en büyük hediye:
Bir an durmak. Yavaşlamak. Ve gerçekten orada olmaktır.
Ahsen KÜÇÜKÇALIK





Comments